Sfl Edebiyat
  II. ÜNİTE Cumhuriyet Döneminde Öğretici Metinler
 

II. ÜNİTE CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÖĞRETİCİ METİNLER
a.DENEME:

Türk Edebiyatında birçok yazı türünde olduğu gibi deneme, gezi, günlük, anı, söylev ve görüşme... gibi yazı türlerinin asıl gelişmesi; yazarlar tarafından kullanılır olması, halk tarafından tanınması Cumhuriyet döneminde olur.

 

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Deneme

Deneme dilinde çeşitli bilim, felsefe ve sanat dallarına ait terimlere yer vermekten ziyade halk çoğunluğunun ortak günlük konuşma dilinin düşünce diline dönüştürülmesi çabası hâkimdir. Denemede bilimsel yazılardaki kuruluk ve şematiklik bulunmaz. Düşünce, şiirsel, akıcı, samimî bir üslûpla sunulur. Bu bakımdan deneme yazılarının geniş halk yığınlarınca kolayca ve rahatlıkla okunabilme özelliği vardır. Deneme yazarı yazısını yazarken bir anlamda kendi kendisiyle diyalog içindedir. Kendi zihinsel âleminde düşünce temrinleri yapar.

 

Nurullah Ataç bu konuda şöyle der: "Yazı dilinin konuşma dilinden başka olmasını isteyen dar görüşlüler dilediklerince tef insinler, devrik tümce giriyor, girdiyazı diline. Ben istediğim için değil, çağımız istediği için. Genci de ona gidiyor, yaşlısı da. Yaşsızlar vardır, yaş¬sız, çağsız, tatsız tuzsuz, olu gibi yaşayanlar, bir onlar gitmiyor, gidemiyor konuşma diline. Konuşma dili, devrik tümce, yarının canlı, güzel ışıklı Türkçesi. Onun geldiğini göremeyenler, sezemeyenler kendilerine ağlasınlar!" (Nurullah Ataç, Günce, TDK Yayınları, Ankara 1972, s. 306). Tanzimat’ta bir süre gazete ve dergilerde "musahabe" üstbaşlığı altında deneme benzeri yazılar yazılmıştır.

Ahmet Haşim Bize Göre (1928), Gurebahane-i Laklakan (1928);

 

Refik Halit Karay Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk Adım (1941), Uç Nesil Uç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944);

 

Falih Rıfkı Atay Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965), Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak mümkündür.

 

Konuları Bakımından Denemelerin Sınıflandırılması

Türk edebiyatında deneme türünde verilmiş ürünler genel konuları itibariyle sınıflandırılabilir

 

Sanat ve Edebiyat Konulu Denemeler

Sanat ve edebiyat konulu denemelerin çoğu sistematik olmayan öznel birer eleştiri yazısı niteliğindedir. Onun için Türk edebiyatında deneme ile eleştiri birbirinden ayrılmayacak ölçüde iç içe geçmiş gibidir. Bizim burada deneme olarak aldığımız pek çok örnek, aynı zamanda birer eleştiri yazısı olarak da görülebilir.

 

Şiir

Bu bölümde yer alan denemeler, bütünüyle olmasa da ağırlıklı olarak şiir türüyle il¬gili olan ürünlerdir; birkaç örnek:

Mehmet Salihoğlu Gün Işığına Çıktıkça (1975);

Cemal Süreyya Şapkam Dolu Çiçekle (1976);

Oktay Akbal Önce Şiir Vardı;

İsmet Özel Şiir Okuma Kılavuzu (1980);

Enis Batur Şiir ve Cinayet (1979)...

 

Manzum-Mensur Karışık Edebî Türlerle ilgili Denemeler

Sanat ve edebiyat konulu deneme eserlerinin çoğu, şiir, hikâye, roman gibi değişik türleri içeren çalışmalardan oluşmaktadır.

 

Vedat Günyol Dile Gelseler (1966), Denemeler Eleştiriler (1964);

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Üzerine Makaleler (1969);

Peyami Safa Sanat Edebiyat Tenkit (1970);

Bedri Rahmi Delifişek (1975);

Mehmet Kaplan Büyük Türkiye Rüyası (1969); Oktay Akbal Konumuz Edebiyat (1968), Yaz¬mak Yaşamak (1972), İstinye Suları (1973), Vatan Mahzun Ben Mahzun (1983)... Yedi Meşaleciler arasında yer almış olan

Cevdet Kudret Bir Bakıma (1977);

Mehmet Fuat Düşünceye Saygı (1968), Çağını Görebilmek (1982), Unutulmuş Yazılar (1986), Konuşan Toplum (1996), Dağlarda Yüreğim (1996), Özgünlük Avı (1996)... Şiiriyle tanınmış olan

Sezai Karakoç Edebiyat Yazıları I, II, III, (1982), (1986), (1996);

Hilmi Yavuz Denemeler Karşı Denemeler (1988), Yazın Üzerine (1987);

Suut Kemal Yetkin Edebi¬yat Konuşmaları (1944), Edebiyat Üzerine (1952), Günlerin Götürdüğü (1958);

Nihad Sami Banarlı Şiir ve Edebiyat Sohbetleri (1982); Fethi Naci İnsan Tükenmez (1956), Edebiyat Yazıları (1976);

Nermi Uygur insan Açısından Edebiyat (1969);

Adalet Ağaoğlu Başka Karşılaşmalar (1997);

Mehmet Kemal Denemeler Elemeler (1997);

Melih Cevdet Anday Yiten Söz (1992).

 

Dil Konulu Denemeler

Bu konuda yazılmış denemeler; dil felsefesi, dilin güncel sorunları, eski dil, yeni dil, uydurmacılık, öztürkçecilik, yaşayan dil, halkın konuşma dili, kültür dili gibi tartışmaları ele alınır. Dilin sadeliği; günlük hayatta, sosyal ilişkilerde ve sanat eserlerindeki önemini ele almaktadırlar.

 

Öz Türkçecilik Akımını Savunanlar:

Suat Yakup Baydur Dil ve Kültür (1952),

Sebati Ataman’ın, Dil Çıkmazı (1981);

Emin Özdemir Oz Türkçe Üzerine (1969);

Berke Vardar Dil Devrimi Üstüne (1977) ve

Tahsin Yücel'in Tartışmalar (1994)...

 

Milletin Canlı Konuşma Dilini Savunanlar :

Mehmet Kaplan Kültür ve Dil (1982);

Nihad Sami Banarlı Türkçenin Sırları (1972);

Peyami Safa Osmanlıca -Türkçe - Uydurmaca (1970);

Necmettin Hacıeminoğlu Türkçenin Karanlık Günleri (1972);

Ahmet Bican Ercilasun Dilde Birlik (1984)...

 

Dili Felsefî ve Kültürel Boyutuyla İrdeleyenler :

Nermi Uygur Dilin Gücü (1962);

Aydın Köksal Dil ile Ekin (1980);

M.Bedri Gültekin Türkçenin Dünü ve Yarını (1983)...

 

Felsefe Konulu Denemeler

Bu gruba giren denemeler, genellikle felsefe eğitimi görmüş ve bu alanda çalışan bilim adamları tarafından yazılmaktadır.

Nurettin Topçu Kültür ve Medeniyet (1970), İradenin Davası (1968);

Nusret Hızır Felsefe Yazılan (1976, Türk Dil Kurumu 1977 Deneme Ödülü), Geride Kalanlar (1987);

İsmail Tunalı Denemeler (1980)...

 

Şehir Konulu Denemeler

Günümüzde Türk edebiyatında ilk örnekleri şehrengizlerdir. İlk şehrengiz XVI. yüzyılda Mesihî tarafından yazılmıştır. Kimi denemeciler, gezip gördükleri, yaşadıkları şehirlerin tarihi, kültürü, gelenekleri, mimarîsi...  üzerindeki görüşlerini kaleme almışlardır:

Yahya Kemal Beyatlı Aziz İstanbul (1964);

Nihad Sami Banarlı İstanbul’a Dair (1986);

Samiha Ayverdi İstanbul Geceleri (1971);

Mitat Enç Uzun Çarşının Uluları (1997 Antep'i anlatır);

Hilmi Yavuz Şehirlerin iskeleti (1988);

Beşir Ayvazoğlu Şehir Fotoğrafları (1997);

Cengiz Bektaş Mimarlıkta Eleştiri (1967)...

 

Sosyal ve Siyasî Konulu Denemeler

Siyasetçiler, gazeteciler, siyaset üzerine gözlemci ve izleyici olarak düşünce üretenler hem güncel hem de evrensel nitelikli siyasal ve sosyal konularla ilgili düşüncelerini, kimi zaman, deneme türünde yazmışlardır:

Oktay Akbal Atatürk Yaşadı mı (1975);

Vedat Nedim Tör Kemalizm’in Dramı (1979);

Nadir Nadi Atatürk ilkeleri Işığında Uyarmalar (1961), Olur Şey Değil (1981), Ben Atatürkçü Değilim (1982);

Seyfettin Bulut Gençliğin Arayışları (1996);

Hülya Yakut Üstündağ Sezgiler (1996)...

 

Psikoloji Konulu Denemeler

Psikoloji biliminin verileri ışığında insanların gündelik ruhsal sorunlarıyla ilgili düşünceler işlenir. Bu tür çalışmalar

Doğan Cüceloğlu İnsan İnsana;

Sefa Saygılı Strese Son (1996);

Suna Tanaltay Sevdikçe, Çocuklar Ağlamasın, Gençlik Sevgidir, Ben Sev¬giyim, Yaşam Nehri.

 

Kadın Konulu Denemeler

Özellikle kadın yazarlar, feminizm akımının da etkisiyle kadınların sorunlarını, sosyal ve siyasî haklarını dile getiren denemeler yazmaktadırlar.

Duygu Asena Kadının Adı Yok (1987);

Esra Nuray Sezer Bir Genç Kız Yetişiyor (1997);

Gülay Atasoy Aile Huzuru (1994)...

 

Karışık Konulu Denemeler

Tarih, kültür, gündelik hayat, sanat, uygarlık gibi alanlara ait değişik pek çok konuda deneme yazılabilir:

Ahmet Haşim Bize Göre, Gurabahane-i Laklakan;

Ahmet Hamdi Tanpınar; Yaşadığım Gibi;

Cemil Meriç; Bu Ülke (1974), Mağaradakiler (1978), Kırk Ambar (1980);

Selahattin Batu; (1905-1973) İnsan ve Sanat (1945);

Ali Nihad Tarlan; Kuğular (1970);

Salah Birsel; Kendimle Konuşmalar (1969), Salah Bey Tarihi, 1001 Gece Denemeleri;

Enis Batur; Alternatif Aydınlar (1985), Saatsiz Maarif Takvimi (1995)...

Sabahattin Eyüboğlu; Mavi ve Kara (1961), Sanat Üstüne Denemeler (1974);

Ruşen Eşref Ünaydın; Ayrılıklar (1923), Boğaziçi Yakından (1938);

Yakup Kadri Karaosmanoğlu; Erenlerin Bağından (1922), Okun Ucundan (1940), Ergenekon (1929), Alp Dağlarından (1942);

Cevdet Kudret; Benim Oğlum Bina Okur (1983);

Azra Erhat; Sevgi Yönetimi (1978);

Nermi Uygur; Güneşle (1969) Yaşama Felsefesi (1981), Kültür Kuramı (1984)...

Ferit Edgü; Ders Notları (1978. 1979 Türk Dil Kurumu deneme ödülü), Yazmak Eylemi (1980);

Yusuf Çotuksöken; Denemenin Kıyılarında (1992);

Doğan Hızlan; Güncelin Çağrısı (1997);

Ahmet Altan; Geceyarısı Şarkıları (1996);

Ahmet Turan Alkan; Yatağına Kırgın Irmaklar (1998)...

 

b.MAKALE:

Makale Nedir? Makale Nasıl Yazılır?

 

Makale, belirli bir konuda, bir görüşü, bir düşünceyi savunmak ve kanıtlamak için yazılan yazı türüne denir. Gazete dergi ve internette yayınlanır. Ayrıca herhangi gerçeği açıklığa kavuşturmak, bir konuda görüş ve tezler ortaya koymak ve bir hipotezi savunmak, desteklemek için yazılmış olan yazılara da makale denir.

 

Makale yazarken aşağıdaki kriterler önemlidir:

 

-Anlatımda sade ve belirli bir formata uygun olursa daha iyi olur.

-Somut özellikler ön plandadır.

-Öne sürülen düşünce ve tez kanıtlamak icap eder.

-Makale yazarken belirli bir konu yoktur. Yazar her konuda yazabilir.

-Gazete dergi ve internette yayımlanır.

 

Ayrıca bilimsel standartlarda makale yazmak çok önemlidir. Örneğin çok önemli bir hipotezi ispatlasanız dahi eğer bu bilimsel makale formatına uygun değilse hiç bir bilimsel yayında itibar görmez hatta yayınlanmaz. Bu sebeple akademik kariyer sahibi insanlar makalelerini belirli bir formata uygun kalarak yazmak zorundadır. Bu okuyanların işini kolaylaştırır. Akademik bilgi düzeyi ve yazılan hipotezin doğruluğu ile ilgili makale arasında bilimsel bilgi düzeyi açısından direk bir bağlantı olmasa da, bilimsel makale yazma alışkanlığınız ve formata uygunluğunuz karşı tarafın sizi değerlendirmesinde rol oynayabilir. Akademik süreçte bilimsel dünyaya sunulan bir bilgi demetinin başarısı, anlaşılır bir düzeydeki dille ve formatına uygun bir biçimde karşı tarafın yargı gücüne sunulmuş olma özellikleri ile doğru orantılıdır.

 

c.GEZİ YAZISI:

Eskiden gezi yazılarına seyahatname, seyahat yazıları denirdi. Gezip gören insana da seyyah denirdi. Bugün gezen gören kimseye gezgin, onların gezip gördükleri yerleri anlattıkları yazılara da gezi yazıları denmektedir.

 

Gezi yazılarında verilen bilgiler doğru ve gerçek olmalıdır. Bu bakımdan gezi yazıları tarih, coğrafya, edebiyat, toplum bilimi vb. bakımından yararlı kaynaklardır.

 

En eski ve uzun bir geçmişi olan yazı türünün önemli ve tanınmış iki ismi Venedikli Gezgin Marco Polo ile Arap gezgin İbni Batuta' dır.

 

Bizim edebiyatımızda ilk gezi kitabı ünlü denizcilerimizden Seydi Ali Reis' in Miratül-Memalik (Ülkelerin Aynası) adlı eseridir.

 

Edebiyatımızın gezi türünde en önemli eseri ünlü gezginimiz Evliyâ Çelebi 'nin Seyahatnâme ( Tarih-i seyyah) adını taşıyan on ciltlik eseridir. Bu eser dünyada, bu türde yazılmış bütün eserlerle boy ölçüşebilecek mükemmelliğe sahiptir.

 

Gezi yazılarının yazılışlarına göre çeşitleri bu türün mektup, anı ve röportajla benzerliklerini de ortaya koyar. Gezi yazıları ister mektup, ister anı şeklinde yazılsın isterse gezilen yerlerdeki insanlarla röportaj yapılsın mutlaka, bütün gezi yazılarında edebi bir özellik, ilginç bir yaklaşım, farklı bir gözlem gücü bulunmalıdır. Gezi yazılarında her zaman, her yerlerde görülen şeylerden değil de farklı, özgün şeylerden bahsetmeli, karşılaştırmalardan faydalanmalı, örnekler vermelidir.

 

Gezi yazıları belli bir plan dâhilinde yazılır. Genellikle yazıya gezinin başlandığı günden başlanır ve dönüş gününe kadarki zamanı içine alan olaylar anlatılır. Ancak tersi bir sıralama yapmakta mümkündür veya gezide görülen en önemli özellikler belirlenip önemsizden önemliye doğru bir sıralamaya gidilir.

Gezi yazısında görülenler genellikle birinci kişinin ağzından yani gezenin ağzından anlatılır. Gezi yazılarının dili sade ve yalın olmalıdır.

 

Gezi yazısının belirleyici özellikleri nelerdir?

-Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler.

-Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır.

-Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.

-Gezi yazılarında yazar; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Ayrıca okuyucuya değişikliği gösterebilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de yararlanabilir.

-Resim kullanılmalıdır.

 

Cumhuriyet döneminde edebiyatımızda gezi türünde nicelik ve nitelik yönünden büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Bu dönemin tanınmış gezi yazarları arasında önce Falih Rıfkı Atay'ı anmamız gerekir. Atay'ın Denizaşırı, Taymıs Kıyıları, Bizim Akdeniz, Tuna Kıyıları, Hind, Yolcu Defteri, Gezerek Gördüklerim ele alınan konular ile gerek gözlem gerekse anlatım ustalığı bakımından ilginç ve değerli eserlerdir.

 

Cumhuriyet döneminde gezi türünde eser veren diğer yazarlar arasında İstanbul'dan Londra'ya Şileple Yolculuk ve Akdenizde Bir Yaz Gezintisi adlı kitaplarıyla Saik Sabri Duran'ı, Finlandiya adlı kitabıyla Şükufe Nihal'i, Bir Vagon Penceresinden ve Ankara-Bükreş adlı kitaplarıyla Sadri Ertem'i, Tuna'dan Batıya ve Anadolu Notları adlı iki ciltlik kitabıyla Reşat Nuri Güntekin'i, Anadolu Manzaraları adlı kitabıyla Hikmet Birand'ı, Gezi Günlüğü ve Avusturya Günlüğü adlı kitaplarıyla Burhan Arpad'ı sayabiliriz.

 

Son yıllarda gezi edebiyatımız yeni eserlerde daha da zenginleşmiştir. Yabancı ülkelerle kültürel ilişkilerin artması ve bireysel gezi imkanlarının çoğalması sonucu olarak bu türde eser yazanları sayısında da bir artış görülmektedir.

 

Günümüz yazarları arasında gezi yazı ve kitaplarıyla ün yapmış olanlar arasında Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu isimli eserleriyle Azra Erhat'ı, Düşsem Yollara Yollara adlı eseriyle Haldun Taner'i, Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan adlı eseriyle Melih Cevdet Anday'ı, Sam Amcanın Evinde ve Bir Garip Ada adlı eserleriyle Badii Faik Akın'ı, Canım Anadolu adlı eseriyle Bedri Rahmi Eyüboğlu'nu, Şu Bizim Rumeli adlı eseriyle Yılmaz Çetiner'i ve Almanya Beyleri İle Portekiz'in Bahçeleri adlı eseriyle Nevzat Üstün'ü sayabiliriz.

 

d.HATIRA:

Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede şahidi olduğu ya da duyduğu olayları edebî değer taşıyan bir dille anlattığı yazılara anı (hatırat) denir. Bir başka deyişle, özümüzde bir iz bıraktığı için unutulmayan ve anılmaya değer bulduğumuz olayları anlatan yazı türüdür.

 

Edebiyat sahasının en yaygın türlerinden biridir. Bu türde verilen eserlerin çok değişik sahalarda oluşu, ona belli bir sınır çizme imkânını zorlaştırır. Anıların önde gelen özelliği, yazarının hayatının belli bir kesitini alması ve çok sonra yazıya dökülmesidir.

 

İçlerinde anı türünün özelliği bulunabilecek seyahatname, sefaretname, muhtıra, tezkire, menkabe, günlük, otobiyografi ve tarih türleri ile anı türünü karıştırmamak gerekir. Bu türlerin her birinin yazılış gayeleri ayrıdır. Ortak özellikleri ise yaşanmış olaylar üzerine kurulmuş olmalarıdır. Ancak bu özellik, onları birbirinin yerine koyma sebebi olamaz.

 

Anıların, tarihî gerçeklerin açıklanması sırasında, önemli yardımları dokunur. Anı; tarih değilse de, tarihe yardımcıdır. Devirlerin özelliklerini anlatan anılar, o devrin tarihini yazacaklar için önemli birer belge niteliğindedir. Bundan ötürü, anı yazarı, anılarını yansıtırken tarihî gerçeklerin bozulmamasına çok dikkat etmelidir.

 

Anı (Hatırat) ile günlük,en çok karıştırılan iki türdür. Bu iki türün en önemli ayrılığı günlüklerin yaşanırken, anıların ise hayatta ya da ömrün sonunda kaleme alınmalarıdır.

 

Her ne sebeple kaleme alınırsa alınsın anı türünde dürüstlük, samimiyet ve sorumluluk duygusu ön plânda tutulmalıdır. Anı yazarken önce konu tespit edilmeli; sonra ya günü gününe tutulan notlar ya da hafızada saklanan olaylar zinciri, plâna göre düzenlenmelidir. Anı yazılırken süslü sanatlı bir anlatımdan kaçınmalı; açık, sade ve akıcı bir üslûp kullanılmalıdır. Duygu ve düşünceler, içtenlikle gerçeği yansıtmalıdır.

 

Anılar, ya günü gününe tutulan notlar hâlinde ya da sonradan hatırlanmak suretiyle yazılır.

 

Batı edebiyatındaki ünlü anı yazarları ve eserleri şunlardır:

Sain-Simon - "Hatıralar"

Rousseau - "İtiraflar"

 

Türk edebiyatındaki anı eserlerine örnekler ise şunlardır:

Ziya Paşa - "Defter-i A'mâl"

 

Muallim Naci - "Ömer'in Çocukluğu"

 

Ahmet Rasim - "Falaka" ve "Muharrir, Şair, Edip"

 

Halit Ziya UŞAKLIGİL - "Kırk Yıl" ve "Saray ve Ötesi"

 

Hüseyin Cahit YALÇIN -"Edebî Hatıralar"

 

Falih Rıfkı ATAY - "Çankaya" ve "Zeytindağı"

 

Anılar, genellikle aşağıdaki nedenlerden dolayı yazılır:

(1) Geçmişi bir kez daha yaşamak ve yazma alışkanlığı kazanmak.

 

(2) Anıları unutulmaktan kurtarmak.

 

(3) Yok olup gitmesini göze alamadığımız bir gerçeğe kalıcılık kazandırmak.

 

(4) Anıyı oluşturan olayı, durumu, yerleri, kişileri söz konusu edip, başkalarının bilgisine, yararına sunmak.

 

(5) Kamuoyu önünde aklanmaya çalışmak, pişmanlığı dile getirip içini boşaltmak, günah çıkarmak.

 

(6) Gelecek kuşaklara geçmişten sonuçlar çıkarıp sunmak.

 

(7) Gerektiği zaman bir eleştiride bulunmak.

 

(8) İnsanoğlunun; yaşantılarını, deneyimlerini başkalarıyla paylaşmak gereğini duymak.

 

e.FIKRA:

Belli bir amacı, savunulan bir düşünceyi ele alan ve bunu en kısa yoldan anlatan, mizah ve hiciv unsurlarını da içinde barındıran sözlü ya da yazılı hikâyelerdir.

 

Bu özlü hikâyeler tek başına olabildiği gibi, sözün gelişine uygun her hangi bir yazı içinde de düşünceyi daha çekici hâlde ifade etmek amacıyla kullanılır.

 

Bir yazarın günlük olaylara ya da ülke ve toplum sorunlarına ait her hangi bir konu üzerinde kişisel görüş ve düşüncelerini, akıcı bir dille anlatan düz yazılara Fıkra denir. (K.GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s.239)

 

Fıkraların başlıca özellikleri; hareketli, ilgi çekici olması, savunulan bir düşünceyi içine almasından başka bir devrin, bir insanın, belli bir zamanın ya da sınıfın özelliklerini, siyasî, sosyal vb. günlük her türlü olay ve sorunları canlandırmasıdır.

 

Türk edebiyatında fıkra, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilk gazetelerle (İlk özel gazete 1860 yılında yayın hayatına giren "Tercüman-ı Ahvâl" dir.) birlikte görüldü. Başlangıçta sadece siyasî ve sosyal konular etrafında yazılan fıkralar, zaman içinde sınırlarını genişletmiş, bugün sanattan spora, ekonomiden siyasete kadar toplumun günlük bütün sorunlarını kuşatmıştır. İkiye ayrılırlar:

 

1- Gazete fıkraları,

2- Küçük hikâye niteliğindeki nükteli ve güldürü fıkraları, olmak üzere iki türlüdür.

 

1- Gazete fıkraları:

Genellikle, günlük gazetelerin belirli köşelerinde yayımlanan bu tür fıkralarda ortaya konan sorunlar kısa, yalın ve akıcı bir üslûpla anlatılır. Okuyucunun ilgisini sürekli olarak canlı tutabilmek için, fıkra yazarlarının konularında tekrarlara düşmemesi, kapsamlı bir kavrayış gücüne, derin bir kültür zenginliğine ve geçmişle günlük olayları kaynaştırabilme ustalığına sahip olması gerekir.

 

Basit, bazen sözü edilmeyen bir mekân, anlamlı bir düşünce, karakteri canlandıracak kısa ve hareketli bir konuşma, dikkati çeken bir olay, fıkralar için yeterli malzemedir. Bugün için artık, gazete fıkra yazarlarının, istatistikî bilgilere de yer vererek, bilimsel bir yöntemle çalıştıklarını görüyoruz.

 

Fıkra yazarken şu özelliklere dikkat etmek gerekir:

1- Konu; okuyucunun duygu, düşünce ve zekâsını okşayan günlük olaylardan seçilmelidir.

 

2- Yazının plânı hazırlanmalıdır.

 

3- Gerekiyorsa, başkalarına ait deyişler saptanmalıdır.

 

4- Anlatımın açık, fakat ustalıklı olmasına dikkat edilmelidir.

 

5- Yazı, gereksiz yere uzatılmamalı; elden geldiğince kısa tutulmalıdır.

 

(K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 240)

(H.F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 499)

(E. KANTEMİR, Yazılı ve Sözlü Anlatım, s. 546-549)

 

Makale ile gazete fıkra yazıları arasındaki en önemli fark:

 

Makale; daha uzun yazılır, kesin bir yargı ve kanıtlamaya gider. Buna karşılık, fıkra; kısa, etkili ve dokunaklı bir sonuca varmak amacını güder.

 

Gazete ve dergilerin fıkra yazarları; günlük olayları, özel bir görüşle inceleyip eleştirerek ya ciddî ya da güldürücü bir dille, sohbet biçiminde okuyucularına düşüncelerini aktarırlar.

 

Gazete ve dergi fıkralarında plân:

a.Giriş: Davayı ortaya koyma,

 

b.Gelişme: Konuyu açma ve çeşitli örneklerle açıklama,

 

c.Sonuç: Olumlu ya da olumsuz bir sonuca bağlama bölümleri yer alır. Fıkra; kısa ve öz yazıldığından yargılamaya, ispatlamaya ve ayrıntılara girilmez.

 

Kısa, özlü, içinde derin anlamlar taşıyan bir fıkra yazabilmek ve bunu zevkle okutabilmek için yazarın, konuyu iyi kavrayıp ilginç noktaları gösterebilmesi, gereksiz sözlere yer vermemesi, duygu ve düşüncelerini inandırıcı, etkileyici ve akıcı bir dille anlatabilmesi gerekmektedir.

 

2- Küçük hikâye niteliğindeki nükteli ve güldürü fıkralar:

 

Nasrettin Hoca, İncili Çavuş, Bekri Mustafa ve Bektaşî fıkraları bu türdendir. Tanınmış kişileri ya da hayvanları ele alıp, bir hikâye tarzında, kısa ve öz olarak, ince zekâ oyunları taşıyan nükteli bir dille, sohbet biçiminde, bir sonuca bağlanarak yazılan yazılardır, diyebiliriz.

 

Fıkraların konularını, o çevrenin dikkatini çeken, iz bırakan sorunlar, olaylar, hareketler, sözler ve kişilik özellikleri oluşturur. Bu tür fıkralar, önce ağızdan ağza dolaşır; sonra bazı yazarlar tarafından çeşitli münasebetlerle yazıya geçirilir. Ayrıca bunlar, gerçeğe dayandığı için, araştırmalarda kaynak olarak da kullanılır.

 

 
  Bugün 22 ziyaretçi (26 klik) kişi burdaydı!